Temmuz, 2018 ayındaki güncellemeler Yorumları Göster/Gizle | Klavye Kısayolları

  • Emre SEYMENLER 11:19 - 20 July 2018 Permalink | Cevapla
    Etiketler: bursa büyükşehir belediyesi, güneş paneli amorti süresi, güneş paneli maliyet hesabı, mudanya, mudanya belediyesi, mudanya güneş paneli, mudanya sahili, temiz enerji   

    Mudanya Sahili ve Güneş Enerjisi 

    Epeydir Mudanya’ya gelmemiştim, yeni ilgi alanım olan balık tutmak için genel de Gemlik yada Kurşunlu’yu tercih ederdim, bu pazar bir farklılık oldu ve ailecek kahvaltı için Trilye’yi tercih ettik ve dönüşte de Mudanya’ya uğrayalım dedik. Mudanya, benim zihnim de yüksek demir tabelalarla çevrilmiş, kıyı şeridinde sürekli bir çalışma olan yer gibiydi ama gördüğüm manzara çok daha farklıydı ve güzel olmuştu. Tabi bir kaç nacizane öneri ve isteğim var…

    İlk olarak, kordon boyu mu deriz yoksa sahil şeridi mi yada kıyı şeridi mi tam bilemiyorum ama korkulukların en üst bölümleri silindirik alüminyum vari bir malzemeden yapılmış, şimdi bu olay neden hoşuma gitmedi, keşke silindirik yerine dikdörtgen profil olsaydı, neden mi çünkü Galata Köprüsünde balık tutanları görmüşseniz, oltalarını korkuların üzerinde tahta l şeklinde bir aparatla tutuyorlar, işte Mudanya da da öyle dikdörtgen profilli korkuluklar olsa biz balık tutanlar oltamızı o tahta aparatla korkuluklara sabitlerdik. Gerçi bu saatten sonra çok geç ama, bu tarz kıyı şeridi dizaynı yapan kişilere tavsiyem bu tür olayları düşünüp dizayn etmeleri için bir görüş olması temennisi…

    İkinci olay ise bence çok çok çok önemli, altta fotolarını koyduğum adını bilmediğim bank üstü gölgelikler diye tabir edeceğim sistemler. Şimdi kabaca ölçtüğüm de 3 metreye 3 metre şeklinde eğik dikdörtgen şeklinde yapılmış gölgelikler bulunuyor, belki 100 kadar, tam saymadım… Ben Mudanya’da saat öğlen 12 civarı oradaydım ve güneşin dike yakın olması sebebiyle bu düşünce daha da mantıklı geldi.

    Olay tam olarak şu; bu gölgeliklerin üzerine neden güneş paneli koymuyoruz ???

    Basit bir hesap yapalım;

    Gölgelik Alanı : 3 x 3 = 9 Metrekare

    Saatte 1 KW elektrik üretmek için gerekli güneş paneli metrekare sayısı 7,7

    Şimdi daha özellikli panel koyularak yüzey alanı tamamen kullanılırsa 1,16 Kw maksimum 1 kw minumum kazanç var.

    Fotolarda göreceğiniz  gibi ben gözümün gördüğü kadarıyla saydığım da 50 küsur vardı, sayamadığım daha fazla, vaktim olsaydı net olarak sayardım.

    Yine düz bir hesap yapılarak 100 Adet bu gölgeliklerden olsa 100 * 9 = 900 Metrekare

    900 / 7,7 = 117 KW/Saat elektrik üretimi Maksimum

    Mimumum ise 100 KW

    Bunun maddi değeri ise 1 kilowatt saat üretilip satıldığında 13,3 cent $ kazanılabiliyor.

    Yıllık ortalama güneşlenme süresini hesap edersek 75,3 / 12 = 6,275 Saat yapıyor ortalama günlük

    Şimdi 365 Gün x 6,275 Saat x 117 KW/H = 267.974 KW yapıyor.

    267974 x 0,133 Dolar  = 35640 Dolar x 4,80 = 171074 Türk Lirası Yıllık Kazanç.

    Maliyet İse 

    1 MW yani 1000 KW Güneş paneli her şey dahil 1.525.000 $/MW

    Bizim ki 117 KW = 178.425 Dolar x 4,8 = 856.440 Türk Lirası

    Amorti Süresi :

    856.440 / 171.074 = 5,006 Yıl = 5 Yıl ( Biraz düşük çıktı gibi ama ben linklerini eklediğim yerin yalancıyım yada yanlış hesabın )

    Benim için ise amorti süresinden ziyade, böyle bir durumun acilen yapılması, karbon salımının engellenmesi, yurt dışı kaynaklı üretimin yerine temiz ve sonsuz enerji üretimi, amorti süresinden sonra kasaya para girmesi, yerli panel üretimine destek, ekstra istihdam ve yenilikçi vizyon gösterimi…

    Mudanya Güneş Paneli

    Mudanya Güneş Paneli

    Mudanya Sahili Gölgelikler

    Mudanya Sahili Gölgelikler

    Mudanya Sahili Boyunca Gölgelikler

    Mudanya Sahili Boyunca Gölgelikler

    Gerekli hesaplamaları yapmak için yararlandığım adresler;

    Güneş paneli metrekare hesabı Buradan

    Kilowatt Birim Ücret ve Maliyet Hesabı Buradan

    Güneşlenme Süresi Ortalama Değerleri Buradan

    Dolar Kuru 20.07.18 Saat 14.00 itibariyle 4,80 olarak hesaba katıldı.

    Bu yazıyı yayınladıktan sonra Bursa Büyükşehir ve Mudanya Belediyesi’ne de mail atacağım…

    Hesaplamalar da aklınıza yatmayan eksik kalan kısım olursa lütfen bildiriniz…

     
  • Emre SEYMENLER 21:40 - 06 July 2018 Permalink | Cevapla
    Etiketler: alkali diyet, alternatif tıp, aroma terapi, benim bir fikrim var, fitoterapi, geleneksel tıp, günlük nasıl beslenmeliyiz, sağlıklı yaşam   

    Günlük Alınması Gereken Vitamin ve Mineraller 

    Peygamber Efendimizin buyurduğu, 5 şey gelmeden önce 5 şeyin kıymetini bilin;

    • Hastalık gelmeden önce sıhhatin
    • Yaşlılık gelmeden önce gençliğin
    • Fakirlik gelmeden önce zenginliğin
    • Meşguliyet gelmeden önce boş vaktin
    • Ölüm gelmeden önce dünya hayatının

    hadisini hemen hemen herkes duymuştur, yazımın konusu bu beş şeyden ilki olan sıhhat ve hastalık konusu, zaten düşününce hepsi birbiriyle ilintili lakin sıhhat gibisi yok…

    Neden bu konuyu seçtim, epeydir burada yazı yazmıyordum, boş durmadığım bir gerçek ama bazen her şeyi yazmak yada bir şeyler yazmak özellikle de yazımın ana konusu olan sağlık sıhhat mevzularıyla ilgili yazmamın sebebi bu konularda sıkıntı yaşıyor olmamdan kaynaklanıyor.

    Allah’a şükürler olsun nice hastalıklar var ki, benim rahatsızlıklarım onların yanında solda sıfır kalır, lakin insanın eline toplu iğne batsa malum canı acıyor…

    Beyin bedava diyen arkadaşa çok haksızlık ettiler, adam gerçekten anlayana çok güzel bir söz söyledi ama işte, malum ülkemizin internet mizahı yeteri kadar malzeme kullandı, ama hakikaten beyin bedava ve müthiş bir şey, bir kere çalıştırdınız mı sonra devamı geliyor, yükledikçe yüklüyorsunuz, daha fazla istiyor, benim de bu aralar favori konum sağlık.

    Instagram diye bir sosyal medya var ki, facebooktan kaçan herkes orada, daha kolay daha pratik, ihtiyacı karşılıyor, haliyle bir şeyler öğrenmek isteyenler için müthiş bir yer, benim takip ettiğim konular ise sağlık ve doktorlar, dermatologdan, iç hastalıklara, glutensiz yaşamdan, vücut geliştirmeye, spordan, beslenmeye bir çok konuda güzel içerikler üreten kişiler var ve artık bazı şeyleri o kadar çok görünce biraz da üstüne gidince yavaş yavaş uzmanı oluyorsunuz.

    Beynin güzel tarafı ise, birçok farklı alanda ki konuları birleştirip ortaya güzel sonuçlar koyabiliyor olması… başladığım bir kitap var Ayşegül Çoruhlu’nun Alkali Diyet adlı kitabı, vücudumuz da ki asit ve alkali dengesinden bahsediyor, mitokondrinin enerji üreten fabrikalar olduğunu ilkokul yada ortaokul her neyse orada öğrenmiştik ama bu kitap ta ise bu mitokondrinin ne kadar hassas olduğunu öğreniyorum.

    Şimdi, sahip olduğum problemleri biraz yazayım, spor yapıyorum ve yaptığım sporda çok fazla enerjiye ihtiyacım var ama bu enerjiye sahip değilim, vücudumun bir bölgesinde var olan bakterileri yok etmem gerekiyor ki sürdürülebilir bir sağlığım olsun, istediğim şekilde hem modern tıp hem de fitoterapi yada alternatif tıp konusunda bilgili hekime rastlayamamış olmam, yakmam gereken yağlarımın olduğu ve spor yapmama rağmen gitmediği… bazı şeyleri değiştirmem gerektiğini bildiğim halde ne yapacağımı bilmediğim için duyduğum kaygı…

    İlk problemimden başlıyayım, yoğun güç ve enerji gerektiren sporum da istediğim full enerjiyi nasıl sağlayacağımı mitokondrilerimin verimli çalışması gerektiği konusunda karara vardım ve mitokondrinin verimli düzgün çalışabilmesi için ortamın alkali ( hani asit baz ph dengesi var ya ondan bahsediyorum ) olması ve mitokondrinin işlevini yapabilmesi için gereken, magnezyum gibi minerallere ihtiyacım olduğunu anladım. Kısaca magnezyum tüketmeliyim günlük ne kadar ihtiyacım varsa…

    Daha sonra yada ilk olarak ortamın alkali olabilmesi için vücuda gerekli olan mineralin kalsiyum olduğunu, eğer vücut yeterli kalsiyuma sahip değilse kemiklerden bu kalsiyumu aldığını, bir bölgeniz de kireçlenme var sa orada asitli ortam sorununuz olduğunu, ve benim gibi birinin peynir yada kalsiyum veren besinleri almadan sadece günde 500 gram yoğurt yiyerek günlük ihtiyacını karşılayabildiğini öğrendim. Ayrıca kalsiyum ve magnezyumun bir çok işte birlikte yer aldığı falan filan….

    Gelelim bakteri sorunuma, bilmediğim bir sorunun bana bazı şeyleri kaybettirdiği yada acı çektirdiği hatta uzun süreli acı çektirdiği beni kitlediği doğrudur, vücudumda bazı anormal durumların olduğunu görmüştüm lakin nedense bir önlem almamıştım, aslında düşünsene olağan dışı bir durum var ve senin canın sıkıldığı halde harekete geçmiyorsun, tabi bunun alt nedenleri olarak korku ve bilgisizlik yattığı besbelli… ve burada kendi çözümlemem şu şekil oldu, madem ben ilaç doktor hastane üçlüsünden korkuyorum, bana korku değil ümit veren bitkisel tedavilerin bana ne şekil uygulanabilir olacağını bilmem beni çektiğim acılardan kurtarabilirdi, lakin fitoterapi, alternatif tıp, aromaterapi, ayurvedik tedaviler, eski hekimlerin sırlarını bilen acaba kim yada kimler vardı, malum ön yargılı şifacıların olması, doktorların bir kısmının bu konularda tartışmaya bile gerek görmemesi, yahut bilmemesi, beni kendi derdimi kendimin çözmesine itti ve malesef ki bu konularda ilmimin olması, sadece ipucu üzerine gitmem ama asıl olayın, deneylerle kanıtlabilir olması ve benim bu konuda çaresiz kalıyor olmam oldukça üzücü…

    Gelelim yağlardan kurtulmaya, dediğim gibi haftada üç gün maksimum spor yapmaya çalışıyorum, arada fireler olsa da yine de sporsuz haftam nadirdir, ama gel gör ki bir miktar yağ sorunum var, bunun asıl nedeni elbette beslenme yanlışları… Bir söz var, Beslenme doğruysa ilaca gerek yok, beslenmen yanlışsa ilacın faydası yok… şimdi bu söz doğru bir söz ve ama gel gör ki bütüncül bir tıp yada önleyici koruyucu tıp olarak hangi aşamadayız…

    Hepsini toparlarsam, yeterli beslenemediğimiz için hasta oluyoruz, doğru yönlendirme olmadığı için hastalığa şifa bulamıyoruz, paraları hastanelere, ilaçlara saçıyoruz, hem zaman kaybı hem hastalık nedeniyle iş kaybı… ve devamında bir çok sorun…

    Peki ya çözüm ?

    Bana göre ilk olarak şu yemek listeleri yapılması gerek, insanların sağlıklı beslenebilmesi için yada sağlıklı olabilmesi için günlük alması gereken vitamin ve mineralleri ne yerse alır gibisinden bir yemek listesi, sallıyorum, günlük 300 mg kalsiyum için sabah 50 gram beyaz peynir ( gerekirse marka versinler yada standart ) akşam 200 gram yoğurt, b vitamini için sabah bir yumurta akşam da semiz otu yemeği gibi bir yemek listesi yapmaları gerekir, ve de alternatifleri olmalı, akşam yemeği için aynı değerleri verebilecek, bir çok yemek olmalı ki insanlar sıkılmasın.

    Bu dediğim olayı, devletin hastanelerinde çalışan, doktorlar, diyetisyenler neden yapmıyor, biriniz de Allah rızası için şu işi yapın yahu, ne kadar büyük bir iş olduğunu göremiyor musunuz, alacağınız hayır duaları ve de bu ülkeye katacağınız değer sonsuz olacak, bunu yalvarırım tez zamanda birileri yapsın, kaybedecek bir saniyemiz yok bu ülkede…

    İkinci olarak, devletin fitoterapi yada bitkilerden elde edecekleri şifa sırları için, devasa bir botanik bahçesi olan devasa laboratuarlara ihtiyacı var, en nefret ettiğim durum şu, televizyona çıkıyor birileri diyor ki kekik diş etlerine iyi geliyor, eyvallah güzel de, kaç derece su da demlicez, kaç dakika demlicez, uygulamasını nasıl yapacağız, hangi kekik türü, kekik doğru mu kurutuldu, taze kekik mi, 2018 yılında ben farazi konuşmalardan nefret ettim, kardeşim madem böyle bir bilgiye sahipsin bunu deneylerle ispat et, yap yahu 100 tane deney yap, her derece suda kekiğin suya vereceği maddeleri test et ve bize gerçek bilgilerle gel, illa ifşa et demedik, bunu tedavi haline getir ve devlet bünyesin de bunu insanlarımıza ve insanlığa uygula, bu paha biçilemez bir değerdir…

    Dediğim gibi, devasa bir botanik bahçesi olan, arkasında her türlü otu bitkiyi yetiştiren bir modern laboratuar olmalı ki, işlem sonuç versin, elbette her yöreye özgü farklılaşmış bitki türleri olacaktır, onların da keşfi ve deneyleri yapılarak bu işin insanlığa sunulması gerekiyor en acilinden…

    Üçüncü olarak, ne şekilde beslenmemiz gerektiği neler yememiz gerektiği belli olduktan sonra ihtiyacımız olan ürünlerin organik olarak üretilmesini sağlamak, zehirli ilaçlı ürünleri yiyerek yine mi hasta olacağız…. Geleceğin mesleği organik tarım ve ne olursunuz bir an önce geçelim bu düzene ve ölmeyelim…

    Derdimiz ölümden kaçmak değil, hastalıklardan kaçmak, çalışacaksak sağlıklı bir vücutla çalışmak, ibadet edeceksek sağlıklı bir vücutla ibadet etmek, spor yapacaksak dipçik gibi olmak….

    Bu dediklerim devlet politikası olmalı, halkı yaşat ki devlet yaşasın, insanlarımızın ben artık daha kaliteli bir hayatı hak ettiğini düşünüyorum, önce kendimiz, sonra ailemiz, çevremiz derken tüm dünyayı kurtarmalıyız…

    Allah’ım bu bir yalvarış, ne olursunuz bu gönlümden geçenler tez zaman da olsun, kaybedecek tek bir saniyemiz yok, gayemiz, halka hizmet, insanlığa hizmet, size hizmet…

    Amin…

     
  • Emre SEYMENLER 18:52 - 26 November 2017 Permalink | Cevapla
    Etiketler: , Cem Seymen, sürdürülebilirlik   

    Bir Bıldırcın Nelere Kadir 

    İnsanların zevkleri değişir mi yoksa zevklerinin ne olduğunu büyüğünce mi anlıyor çok ta kafa yorulacak bir soru değil, en azından benim için… düne kadar ilgimi çekmeyen durumlar konular şuan ise saatlerce sıkılmadan peşinden gidebileceğim, izlerken dinlerken zevkten dört köşe olduğum konular halini aldı.

    Mesela, tarım, doğa, hayvancılık ve de sürdürülebilirlik…Çok fazla televizyon izleyen biri değilim, hoşuma giden bir programa denk gelirsem de tv yi ne kadar özlediğimi anlıyorum, ama aslında özlediğim tv değil, tv de ki güzel programları izlerken aldığım keyif, yine böyle anlardan biri bu yazıyı yazmadan az önce meydana geldi. Cnntürk ekranlarında “Cem Seymen”‘in hazırladığı “Başka Bir Dünya Mümkün” programında balıkçılık üzerine sürdürülebilirlik kavramı ve Fransa’da ki güzel bir kooperatiften bahsetti. Bu konu iki yönlü ilgimi çekti, ilki bir kaç haftadır balığa gidiyor olmam ve diğeri ise az da olsa benim de ülkenin hayvancılığına katkı olarak üretim gerçekleştirmemdir.

    Fransa’da ki o kasaba da yer alan balıkçılık müzesinde bir balığın nasıl fiyatlandırıldığı, hangi aylarda hangi balığın avlandığı gibi harika ötesi görseller mevcut. Gelelim yazımızın başlığına bir bıldırcın bakalım nelere kadir gelecek…

    Biraz vakit bulabilirsem güzel bir kısa ama öz kitapçık daha yazacağım ve bu sefer konu bıldırcın yetiştiriciliği olacak ve kişisel deneyimlerim ve analizlerimi içerecek. Ama bu yazıda biraz değineceğim, nasıl mı, aynen şöyle…

    Şimdi devletimiz dışarıdan et ithalatı yaparak et fiyatlarını ucuzlattı, insanlar biraz daha fazla et yiyebilecek, benim bıldırcın üretimi olaylarım da bu tarz bir yaklaşımla başlamıştı, üretmek, çok olsun ki insanlar ucuz ucuz yesin, ülkemize değer katalım gibilerinden ama gelin görün ki, maceram 4 ay gibi bir sürede gerçeği çok çabuk gösterdi ve beni ülke ekonomisi, çiftçilerin bulundukları durum, bu durumlardan nasıl kurtuluruza kadar bir çok konuda görüşümü genişletti.

    Cem Seymen’in bu hafta yayınlanan programında, üretici kar edemezse üretimi durdurur ki gibi bir söz sarfetti, belki de daha güzel söylemiştir lakin aklımda o tarz kalmış, şimdi bu sözün açılımını yapayım, bir bıldırcın üzerinden.

    Ufak bir veri analizi yaptım,

    Deney gurubum olan 4 adet yetişkin bıldırcın ki bunun ikisi dişi ikisi erkek, veriler aynen şöyle;

    • 4 Adet Yetişkin Bıldırcın 1 Ayda tam 4 kilo yumurta yemi tüketiyor.
    • 1 kilo yumurta yemi 2,5 lira, perakende fiyatı
    • 1 dişi bıldırcın havalar güzel ise sıcak ise ( kış ayları istisna ) her gün 1 adet yumurta veriyor.
    • 12 adet yumurta viyol denilen plastik şeffaf kutuda ve üzerinde üretim sertifikası firma bilgileri olacak şekilde etiketli bir halde toptancıya satış fiyatımız 1,7 lira.
    • 1 viyol tanesi internet üzerinde 25 kuruş ( toptan alımlarda daha da ucuzlayacak farkındayım )etikette 25 kuruş diyelim ( etiketi araştırmadım varsayıyorum ).

    Bu bilgiler ışığında bakalım katil kim çıkacak ???

    Şimdi hemen dört işlem yapalım, 1 bıldırcın ayda 2,5 lira yem tüketiyor, bu bıldırcının 12 yumurtası 1,7 liraydı, bu 1,7 liradan 25 kuruş viyol ve 25 kuruş etiketi çıkartırsak kalır, 1,2 lira onu da ona bölersek bir yumurtanın satış fiyatı 10 kuruş olur, bu bıldırcın ayda 30 yumurta verirse, aylık getirisi 3 lira.

    Şimdi gelelim para kazanmanın altın formülüne;

    Para = Satış Fiyatı – Maliyet

    Para = 3 – 2,5

    Para = 0,5 Türk Lirası ( Bir bıldırcının adet başına getirisi, buna işçilik kira, vergi, fatura o bu su dahil değil. )

    Bir adet bazlı üretimden bunu kazandık, diyelim 100 bıldırcın olsa günde 100 yumurta satış fiyatı 300 lira maliyet 250 lira kazanç 50 lira oooo deli para…

    Peki bende şuan kaç adet bıldırcın var, bu hafta doğanlar ile birlikte 75 adet ve iki haftalık daha kuluçkada yumurtalarım ve velhasıl toplam da 100 adetlik kapasiteye ulaşmış oluyorum.

    Özetlersem, her gün ve ya en fazla iki günde bir giderek, yemini suyunu, yumurtasını topladığım sistem bana ayda 50 lira para kazandıracak, ki buna depomun kirası, elektrik ücreti su falan dahil değil.

    Azıcık hesap bilen biri bu işin yürümeyeceğini bilir ve bu işi sonlandırır. Peki ben ne yaptım, herşeye rağmen üretime devam diye bir yazı yazdım ve üstüne bir de daha kolaylık olsun diye kafes sistemi siparişi verdim, lakin bazı sıkıntılar yaşadım ve geçen cumartesi bu işi bırakma kararı aldım. Aslında bırakma değil de sadece üretime ara verdim, mevcut sayıyı koruyup havaların ısınmasıyla tekrardan devam edeceğim tabi o zamana kadar şartlar ve mekanlar değişmez ise !!!

    Toparlıyorum, benden 1,7 liraya alınan yumurtalar piyasa da kaç para dersiniz, iki tane market zincirinde ki fiyatı söyliyeyim, biri 12 yumurtayı 4 liraya satıyor diğeri 2,5 lira. Kalitelerini kıyaslayamayacağım çünkü iki üründen birini gördüm diğerinin etiket fiyatını gördüm, kalite hakkında bilgim yok.

    Bir de bu aralarda tv lerde ağaçlarını kökünden kesen çiftçilerin haberleri dolaşıyor, para kazanamadıkları gerekçesiyle ağacı kökünden kesiyorlar. O çiftçilerin durumlarını anlar oldum. O insanların nasıl bir psikoloji de olduğunu eğer bir de tüm hayatlarını o işten kazandıkları ile idame ettiriyorlarsa nasıl bir halde olduklarını hayal bile edemezsiniz.

    Peki bu olayın çözümü nedir, bence bir çözümü var ama o bu yazının konusu değil.

    Peki bu kadar konuştun ne oldu, ne anlatmak istedin bize,

    1- Cem Seymen’in dediği gibi amacı olmayan programları yapmayın ve izlemeyin

    2- Doğaya sahip çıkalım sürdürülebilirlik kavramının içini dolduralım

    3- Az çok demeden üretelim, üreticiye hakkını verelim

    4- Çok okuyalım, sorgulayıcı olalım, kafa yoralım

    5- Çokça insana anlatalım, onlar da bilgi sahibi olsun

    6- Bir kişi neyi değiştirebilir ki demeyelim

    7- Sevgiyle kalın…

     
  • Emre SEYMENLER 20:13 - 15 November 2017 Permalink | Cevapla
    Etiketler: bakış açısını değiştirmek, bıldırcın, , bıldırcın yumurtası, bursa bıldırcın, bursa bıldırcın yumurtası, çiftçinin hali, ekonomik krizden çıkış yolu, üreticinin hali   

    Herşeye Rağmen Üretime Devam 

    Bir çok konunun ilgimi çekmesi sebebiyle bir çok işe girişmişimdir, genel itibariyle sıkılmam yada gerekli sabır ve yatırımımı yapmamam dolayısyla işler ya yarım kalmıştır ya da bırakmışımdır. Bu olayların çeşitli alt sebepleri var tabi ki, mesela son olarak büyük plastik kasalarda domates yetiştiriyordum, bir de gölgeli bir ortamda, sulaması sonra uzayan fidelerin askıya alınması falan derken 3 aydan fazla emek verdim ve karşılığında sadece 4 adet domates elde ettim, tabi sadece tek bir fideden ibaret kiraz domatesim ise kasım ayı oldu hala domates veriyor, demem o ki, öğrenme maliyeti derken birşeylerle meşgul oldum, en azından yeni deneyimler kazandım.

    Gelelim bu yazımızın sebebine, yukarıda açıkladığım gibi yine bir alana ilgim oluştu, bu alanın adı Bıldırcın Yetiştiriciliği, ilk başta 6 adet yavru bıldırcın aldım, sonra annem bir 4 tane daha al dedi, sonra bu 10 bıldırcından 1 tanesi nedense öldü, elde kaldı 9 tane. Ben bunlara 2 ay güzelce baktım, başladılar yumurta vermeye, 9 tanesi de aynı kafeste, lakin hangisi dişi henüz bilmiyorum, gün aşırı bakıyordum ve yumurta sayılarını ve dişi sayısını tahmin edemiyordum. Aslında dişi ve erkek ayrımı çok basitmiş ama o zamanlar kafam başka yerlerde olduğundan bilemiyordum ve öyle ki bir tane erkek bıldırcını toplamış olduğum yumurtaların üzerine otursun da bana civciv çıkarsın diye 2-3 gün ayrı bir kafeste tuttuğumu bilirim…

    Sadede geleyim, bu hayvanlar büyüdü, ve ben gördüm ki bende 7 tane erkek malesef 2 tane de dişi varmış, halbuki alırken dişi sayısının tam tersi olmasını istemiştim, neyse almış olduk bir kere ve macera son sürat ilerledi. Bir sabah bir baktım 3 tane hayvanın kafası kanlar içinde kalmış, haliyle hemen ayırdım ve tedavi ettim, daha sonra yumurtaları 1 hafta topladım ve hesapsız kitapsız kuluçka makinası alarak bu yumurtaları kuluçka makinasına koydum. Tam 17 gün kuluçka süresi olan bıldırcınlar, yumurtalardan çıktı ve 14 adet koyduğum yumurtadan 9 yavru çıktı sonra 1 tanesi öldü ve 8 tane şuan hala yaşıyor. Ve bundan sonra her hafta en az 9 en çok ta 14 yavru elde etmeye başladım. Şu dakikalar da tam tamına 69 adet bıldırcınım var.

    Tabi bu arada hızla çoğalan bıldırcınlar sonrası yeni kafes sistemleri, yem harcamaları ve zaman gittikçe artmaya başladı. Dedim ki bunları çoğaltıyoruz ama eee ne olacak bu iş, bu işin sonu nedir, nedir nedir derken dedim bunların yumurtasını satabilir miyiz.

    Bu sorunun cevabını da tanıdığım tavuk çiftliği olan birine sorarak giderdim ama o da ne. Şimdi ben 12 tane yumurtayı toplayacağım sonra onları viyol denilen plastik kutuya koyacağım sonra sertifikamın ve firma bilgilerimin olduğu kağıt ambalajı vuracağım ve böylelikle satışa sunacağım yumurtalarımın 12 tanesini tam olarak x liradan  alıyorlar. Ama marketlere bakıyorsun 2,35 x liradan satıyorlar. Şimdi dedim ki tamam eyvallah benim 1o0 adet bıldırcınım olsa ve 100 tane yumurta alsam her gün elde edeceğim günlük parayı 30 ile çarptım sonra bu hayvanların 30 gün boyunca yiyecekleri yem parasını çıkardım, kalan o kadar komik rakam ki, kesinlikle ticari değil, ayrıca bu hayvanlara baktığım deponun kirasını koymadım bile.

    Ve bir ikilem de kaldım, tamam mı devam mı, bir yandan bu kadar emek ve karşılığı çok az yada zarar, diğer tarafta sen üretme ben üretme ne olacak bu ülkenin hali. Ve kararımı verdim, ben üretmeye devam edeceğim, ama şunu da çok iyi anladım, bundan bir kaç gün önce haberlerde bir çiftçi para etmediği gerekçesiyle nar ağacını kesiyordu, hani bilemiyorum şimdi o kesti ağacını sonra bir başkası ee narı kimse üretmiyorsa bu nar dışardan gelecek ve parası kim bilir ne olacak, o zaman daha mı iyi olacak.

    Ve bu ağacını kesen çiftçi gibi son zamanlarda bir sürü insan bu tür eylemlerde bulundu ve ben de onların halini ilk defa anladım. Peki bu durumun çözümü nedir, benim bıldırcınlar da kolay, yem var su var, yemi ucuz alırsam maliyetim ucuzlar, su zaten her yerde çeşme var, bedava bile bulurum, ama gelelim çiftçiye, gübresi, işçilik ücretleri, mazotu var da var… Ve bir de en büyük sorun aracılar sorunu, ben malı birine, sonra o birine, sonra o da birine vere vere mal her el değiştirdiğinde fiyat katlanıyor…

    Ben bu alanda çok yeniyim, tam olarak sorunun çözümüne vakıf değilim lakin ben de mağdurlardanım, kendi sorunumun çözümüne gelirsem, başka bir olaydan örnek vererek açıklayacağım… Kış aylarının gelmesiyle bende bir kuru öksürük meydana gelir, pek doktorlarla aram olmadığı için bu zamana kadar tedavi olmadım, geçen hafta tv de aktarlar odası başkanının öksürüğe iyi gelen tarifine denk geldim ve uyguladım, sonuç gerçekten işe yarıyor, tarif te andız pekmezi ve keçi boynuzu özü var, peki ben bu zamana kadar hiç bunlardan yedim mi, elbette hayır, ama bir tanıtım sayesinde ben bunlardan aldım, hatta bu yazıyı yazdığım gün bir başkasına da aldırdım ve sağa sola herkese söyledim, diyeceğim şu ki, benim formülüm, reklam ve yeni pazarlar bulmak, birinci elden verebileceğim satış yerleri bulmak. Olaylara her zaman farklı bir açıdan bakmak gerekir, krizler fırsat yaratır derler, bazen olayın vehametiyle net göremeyebiliriz, ama ufak bir bakış açısını değiştirdiğimiz de su anında berraklaşıyor.

    Diyeceğim şu ki, ben üretime devam edeceğim ve gelişmeleri buradan paylaşacağım.

    Sağlıcakla…

     
  • Emre SEYMENLER 15:16 - 30 September 2017 Permalink | Cevapla
    Etiketler: sınav sistemi   

    Mühendislik Fakülteleri Sınav Sistemi 

    Mezuniyetin üzerinden epey geçti, sıralı girilen sınavlarda neler yaşadığımı kısmen unuttum, lakin zaman zaman yine sınavlara girmek zorunda kalıyorum. Tabi isteksiz girilen sınavların kimisinden kalıyorum, her kaldığım sınav sonrası canımı sıkan bir mevzu var, sınav ve sınav kontrol mevzusu.

    Sınav sözcüğü bilgi derecesini anlamak için yapılan test, imtihan anlamına geliyor. Mesela bir sertifika almak isterseniz sizi eğitime sokuyorlar sonra da sınav yaparak bilginizi ve yeterliliğinizi ölçüyorlar. Yüksek lisans eğitiminde bazı derslerin sınavlarında notlar açık halde sınava giriyorduk. Ezber yapmayacağımız için seviniyordum, gerçi onda da ders ne anlatıyor bilmediğim için, önüme kainatın formülünü de versen nerede kullanacağımı bilmediğim için bir anlamı olmuyordu.

    Herşeyi geçmek istemiyorum ama en azından kısmi duruma indirgeyeyim, MMO dan bir sertifika için eğitime girdim, ilk sınav hakkımda kaldım, iş saatlerin de ki uyumsuzluklar dolayısıyla püf noktaları kaçırmış olduğumu sınav sonrası öğrendim, neyse dedim ikinci sınava girdim, oda ne, ilk sınav da hakikaten bir çok şeyi bilmeden yaptığımı öğrendim ki, iki sınav arası 3 ay ve elimde ki notlar ne ise onlarla çalıştım, ama sonuç yine hüsran. Bu sefer canım sıkıldı, eğitim notlarının yada elim de ki notların yetersiz olduğunu anladım, bu ilk tespit, daha sonra sınavı okuyan kişiyi merak ettim, sınavları okurken kafasında ki amaç nedir, benden birebir tam bir cevap mı bulmamı istiyor, neden geçmeme olanak tanımıyor ki, bu sertifika sadece başlangıç, eğer ben kötüysem zaten piyasa da iş yapamam, hatalarım var sa zaten projenin kontrolünde ortaya çıkar ve geri döner. Sektörden birilerine danışayım dedim bir konuda onlar da ya biz öyle yapmıyoruz, biz de program var yada şöyle alıyoruz gibisinden lafları duydum, eee tamam da sizin amacınız nedir, gerçekten bilmek istiyorum. Önümüzü açın çıkalım piyasaya işi öğrenelim.

    Sınavımı okuyan yada değerlendiren kişiye ulaşmak istedim ama olmadı, hatalı düşünüyor olabilirim yada doğru düşünüyor da olabilirim, ben yada onlar bu iki seçenekten birinde, neden birbirimizin soru işaretlerini gider miyoruz ???

    Gayrete değer verelim, biz boş kağıt verip te neden bizi geçirmiyorsunuz demiyoruz, gayretimiz ortada iken neden bizim hevesimizi kırıyorsunuz.

    Asıl sorun burada…

     
  • Emre SEYMENLER 21:15 - 06 September 2017 Permalink | Cevapla
    Etiketler: Atatürk Paradoksu   

    Atatürk Paradoksu 

    Bu yazıyı yazmama sebep olan Ümmiye Koçak ile ilgili bir haberin başlığında bugün nefes alıyorsam Atatürk sayesindedir yazmasıdır. Güzelim Atatürk’ü kullanmayan kalmadı, ne zaman biri prim yapmak istese, paylaşımını attırmak istese hemen bir Atatürk paylaşımı yada Atatürk ile alakalı bir şey, hop işlem tamamdır, hemen alkış kıyamet…

    Bir zamanlar halkı Din, Allah, Peygamber diye kimler kandırdıysa bu tarz paylaşımlar da aynı değerde.Belirli tribünlere oynamak istiyorsan kurallar basit, umarım her iki tarafta ki bu bağnaz düşünceler son bulur da, Atatürk’ün de dediği gibi, Bırakın beni övmeyi, memleket için ne yapacaksınız onu söyleyin sözünün hakkı verilse.

    Gelelim paradoksa, paradoksun bir sürü tabiri tanımı mevcut, kısaca anlamanız için bir örnek vereyim, “ben her zaman yalan söylerim” bu koyu ve tırnak içerisinde yazdığım bir paradoks, açıklarsak, her zaman yalan söylerim diyor, eğer bu söylediği doğru ise demek ki her zaman yalan söylememiş oluyor, basitçe böyle, peki gelelim yazımızın başlığı olan Atatürk Paradoksu‘na, biz Atatürk ile prim yapanları eleştiriyoruz, ama eleştirirken biz de Atatürk’ü kullanıyoruz, kısacası kısır döngü ve paradoks.

    Aslında mesele şu, biz geçen onca yıla rağmen büyük bir lider çıkartamadık ki sürekli Atatürk’ü kullanıyoruz, tarihimiz de ne kudretli başarılı padişahlar geldi geçti, Ertuğrulgaziler, Fatih Sultan Mehmedler, Yavuz Sultan Selimler, Abdülhamidler, Alparslanlar… bu saydıklarımın hepsi, görevlerini icra ettiler ve devirleri kapandı, saygımız sonsuz hepsine, Atamız da öyle, oda geldi vazifesini yaptı ve ahirete intikal etti, bizim artık yeni bir lidere ihtiyacımız var, ancak bu tartışmalar böyle son bulur.

    Hedef büyük olursa tutturma şansımız daha fazla olur, hakkımızda hayırlısı olur inşaallah…

    Bu arada Ümmiye Koçak için herhangi bir eleştirim yok, az biraz yaptığı işleri biliyorum, eleştirecek bir konumda değilim, kendisine buradan herhangi bir gönderme yapmıyorum. Şahıslarla bir işim yoktur, olmayacakta…

     
  • Emre SEYMENLER 20:25 - 06 July 2016 Permalink | Cevapla
    Etiketler: eğitim kalitemizi arttırmak, eğitim sistemi, eğitim sistemi eleştiri, öğretmen tatili   

    Eğitim Kalitemiz Nasıl Artar 

    Bir kitapta denk gelmiştim, eğitim sistemi üzerine gerçekten bakış açımı değiştirmişti, öyle ki bu öğrendiklerimi çevremde duymayan kalmamıştı… Peki ne mi öğrenmiştim, ilk olarak sınıflarda ki öğrenci profilleri üzerine bir inceleme vardı, mesela her sınıfta olur, güçlü öğrenciler olur bir de zayıf öğrenciler, diyorlar ki her sınıfta her öğrenci tipinden mutlaka bir kaç tane olsun, güçlü ise tek olmasın bir tane daha olsun ki denge sağlansın, ezik zayıf karakterli ise ondan da bir kaç tane olsun ki, çektiği sıkıntıların aynısı yaşayan birileri olduğu için sürekli kendisine kızmasın yada psikolojik olarak çökmesin, yaşadıklarını bir başkasıda yaşadığı için daha kolay atlatsın.

    Sonra sınıf mevcudunun aza indirilmesi ile eğitim kalitesinin artması üzerine görüşler vardı, burada şu bakış açısı önemli, öğrenciyi eğitim yolunda diğer arkadaşlarıyla birlikte öğretmeninden bir şeyler öğrenmeye istekli birer nefer değil de, öğretmeninin ilgisini çalmaya çalışan birer rakip olarak görmekten uzaklaşmalıyız. Hani hep derler ya işte sınıflar 20 kişi olsa öğretmen o 20 kişi ile daha fazla ilgilenir eğitim seviyesi artar. Bu önermeye şöyle karşılık veriyorlar, diyorlar ki günlük bakman gereken kişi sayısı 30 olsun, ama bu Cuma günü yani haftanın son mesai günü 30 kişi değil de 20 kişi geldi, acaba sen bu 20 kişiyi hemencecik bitirip eve erken mi gidersin, yoksa her biriyle normalden daha fazla ilgilenerek tam vaktin de mi çıkarsın. Dürüst olmak gerekirse çok çok büyük kısmımız işi erkenden bitirip eve gideriz. İşte mantık ta bu.

    Yukarıda bahsettiklerim tartışılır doğrusu vardır yanlışı vardır, lakin bir gerçekte var. Malum internet çağında insanların düşüncelerini özgürce söyleyebildiği platformlar var bunlardan biri de sözlük formatında olan yerler. Birisi bir başlık açar ve isteyen istediğini yazar, bu tip ortamlarda genellikle okulların kapandığı günlerde hep bir başlık popüler olur, öğetmenler uzun yaz tatilleri. Çok bilmiyorum ama sanırım öğretmenlik haricinde o kadar uzun tatile sahip hiç bir meslek dalı yok. Peki bu olayı neden anlatıyorum şundan… Birazdan söyleyeceklerimi belki yüzlerce kişi de söylemiştir, ama bende dile getireceğim, eğer bizler eğitim kalitemizi arttırmak istiyorsak o zaman kaliteli öğretmenlerimiz olmalı. Mesela Doğu Çınarı cinsine sahip ağaçlar vardır, 700 yıllık, bu ağaçların öyle bir dalları kolları vardır ki her biri normal bir ağaç kalınlığında, şimdi ben derim ki, eğer bizim de öğretmenlerimiz aynı bu çınar ağaçları gibi dolu dolu ( doludur yada değildir eleştirmiyorum, her meslek gurubunda iyi de vardır kötü de ) olursa, onların vereceği bilgilerle yeni nesil çok daha bilgili olacaktır.

    Ben isterim ki öğretmenlerimiz sadece öğreteceği alandan ibaret olmasın, farklı alanlarda da kendisini yetiştirmiş olsun, çok farklı bakış açıları sunmuş olsun. Önümüzü aydınlatsın, peki bu nasıl mümkün olabilir, benim düşüncem öğretmenlerin okullar kapandıktan sonra tekrar öğrenciliğe dönmesi, farklı alanlarda dersler alması, sanat, edebiyat, sağlık, spor, kültür…. bu üç aylık dönemlerde aynı öğrenci gibi muamele görsünler hatta karne alsınlar, başarılı oldukları takdirde maaşlarına iyileştirme olarak yansısın.

    Bazen öyle ortamlar vardır ki o ortamlarda yere düşenleri toplasanız yine de sizi ihya eder, işte öğretmenlerimiz de bu tarz bir eğitimden geçerlerse inanıyorum ki hem kendileri hem de öğrencileri çok daha iyi yetişmiş olacaklar.

    Konu konuyu açıyor ama dile getirmem gereken ufak bir ayrıntı daha var, bir kitapçıda biraz zaman geçireyim derken elime bir kitap denk geldi, hani çocuklar için bilim kitapları olur ya, elime almamla abimin beni çağırması arasında sanırım bir 30 dakikalık zamanı kitabı okuyarak geçirmişim, öyle güzel öyle sürükleyiciydi ki, hatta bilmediğim bir çok şeyi öğreniyordum. Bunlardan biri de meşhur turnusol kağıdı. Kitap der ki kırmızı lahana yapraklarını kaynattığınızda bu kırmızı su ph ölçemeye yarıyor, bir nevi turnusol kağıdı. Şimdi konumuzla bağlarsam, ilkokulda turnusol kağıdı ile deneyler yapardık, ama şimdi bu bilgiyi öğrenince isterdim ki öğretmenimin bana bu kağıdı kendisinin yapması, lahana yapraklarını gözümüzün önünde kaynatması ve bize nasıl ph ölçümü yapılacağını göstermesi. Belli mi olur belki o zamanlar öğrenmiş olsam şimdi turnusol kağıdı işine girerdim…

    Uzun lafın kısası eğer eğitim sistemimiz gelişecekse donanımlı öğretmenlere ihtiyaç vardır. Sadece öğretmen ile bitmeyecek aynı zamanda anlayışlı ve bilgili bir aile de gerekiyor. Ben umutsuz değilim, sadece bir an öncesi başlamımız taraftarıyım.

    Umarım gelecek bizim olacaktır…

     
  • Emre SEYMENLER 17:13 - 21 February 2016 Permalink | Cevapla
    Etiketler: abdest alma yeri, abdest alma yeri ergonomisi, abdest alma yeri ölçüleri, abdest alma yeri tasarımı   

    Abdest Alma Yeri Ergonomisi 

    Birçok yerde mescit ve cami bulunmakta içerlerinde de abdest alma yerleri mevcut, lakin öyle kötü mimari özelliklere sahip abdest alma yerleri var ki, gerçekten bunu yapan tasarlayanın hayatında hiç abdest almadığı belli oluyor.

    O kadar zor ki öyle yerlerde abdest almak, mesela ayağını koyduğun yer yüzünden çeşmeye doğru eğilemiyorsun yada ayağını koyacak yer bulamıyorsun. Bugün Bursa’da I.Murad Türbesinde bulunan şadırvanda abdest aldım, o kadar kolaydı ki bu yazıyı yazma gereksinimi doğdu. Fotoğraflarda göreceğiniz gibi, suların aktığı yerleri aşağı doğru kanal yapmışlar, mesela bir çok kötü tasarımı olan yerde bu suların önüne set kuruyorlar ve ayaklarınızı oraya koymanızı istiyorlar… halbuki bu abdest almayı zorlaştırıyor, ama fotolarda göreceğiniz gibi aşağıda bir kanal olduğunda ayakları serbest kalıyor ve eğilmek zorlaşmıyor. Ayrıca ayakları koyacağımız yer de güzelce yapılmış, kısacası çok keyifliydi.

    Sadede gelirsem, mimar, mühendis, tasarımcı yada usta artık her kim bu işleri yapıyorsa önce bir kendiniz abdest almaya çalışın, bakalım rahatça alabiliyor musunuz, sonra başka kişilere de aldırın, ondan sonra uygulamaya geçin.

    Atalarımız bu işi nasıl da kolayca çözmüşler…. Amerika’yı yeniden keşfetmeye yada abdest almaya yeni bir soluk getirmeye gerek yok…

    Sağlıcakla…

    Abdest Alma Yeri

    Abdest Alma Yeri

    Abdest Alma Yeri Tasarımı

    Abdest Alma Yeri Tasarımı

    Abdest Alma Yeri Uygulaması

    Abdest Alma Yeri Uygulaması

     
  • Emre SEYMENLER 21:10 - 05 February 2016 Permalink | Cevapla
    Etiketler: buski su birikmesi, karayolu su birikmesi, kaza olma olasılığı   

    Bursa Kestel Yolunda Yağmur Suyu Birikmesi 

    İş icabı her gün Bursa – İnegöl arası git gel yapıyorum ve yağmurlu günleri pek sevmiyorum, çünkü yazımın başlığından anlaşılacağı gibi Kestel’i az geçtikten sonra yolun geliş kısmında yağmur suyu birikiyor ve sol şeridi tamamen dolduruyor.

    Tam koordinat vermem gerekirse, Kestel’in hemen çıkışında Opet Benzin istasyonu, onun yanında Çisiy Grup Weltew Mobilya mağazası bulunmakta, bahsettiğim yer ise bu weltew mobilyanın doğu tarafında yani İnegöl’e yakın olan tarafında yaklaşık bir 50-60 metre gerisinde sol şeridi tamamen kapatacak kadar bir su birikmesi oluyor ve süratli gelen aracın kaymaması içten bile değil, zaten suyu gören hemen şerit değiştiriyor ve ufak ta olsa bir trafik sıkışması ve sürücünün panik durumuna göre çok daha kötü sonuçlar doğurması muhtemel.

    Bu durum karayollarını mı ilgilendiriyor, yoksa belediyenin kanalizasyon kısaca Buski’yi tam kestiremiyorum ama bir an önce önlem alınmasını rica ediyorum…

     
  • Emre SEYMENLER 18:36 - 04 February 2016 Permalink | Cevapla  

    Yerlere Çöp Atanlar 

    Bugün, Bursa – İnegöl yolunda giderken bir araçtan boş meyve suyu kutusunun yola atıldığını gördüm, acaba polisi mi arasam, zabıtayı mı yada ne yapsam derken, ışıkta yakalayıp konuşmaya karar verdim, Coca-Cola fabrikasının oraya yeni yapılan ışıklarda o araçla paralel gittim ve maalesef onun sırasında bir sıra daha boşluk olması sebebiyle istediğimi gerçekleştiremedim. Bu olayı hazmedemedim. Bir insan nasıl bu kadar rahatça çöp atıyor gerçekten aklım almıyor. Üstelik attığı yer de bildiğiniz karayolu, hani yol kenarı falan olsa hadi diyeceğim, hoş oraya da atılmaz da, bu adam resmen yolun ortasına pisliğini bıraktı.

    Resmen şuursuzca bir hareket, bu kadar öfkeli olmamın sebebi sanki hayatta ondan başka kimse yok, özgürce istediğini yapabilir gibi davranıyor olması ve bunun anormal bir durum olmadığına kendisini ikna etmesi.

    O arabadan uzaklaştıkça derin düşüncelere daldım, yolda polisi aradım, hatta trafiği aradım ama tüm acil numaralar tek numara olmuş ve otomatik yanıt sistemi devreye girince telefonu kapattım. Biraz hukuki olarak araştırma çalıştım acaba bu yaptığı suç mudur ???, kısacası soğumam uzun zaman aldı. Bu yazıyı yazarken de tekrardan o gerilimi yaşıyorum.

    Şimdi bu yazıya denk gelenlerden ricam bu tür hareketlerin kabahatler kanununda yeri hükmü nedir, böyle elimiz kolumuz bağlı mı kalacak, bilen varsa rica ediyorum bizleri de bilgilendirsin.

    Bu olayın bir başka türlüsü de, kuyruk olaylarımız, metro da inenlere öncelik verileceği yerine onlar inmeden içeri girmeye çalışan bencil insanlar…

    Afedersiniz de hayat sizin etrafınızda dönmüyor, umarım bu tür durumlara karşı çok katı kurallar yürürlüğe girer de, Ziya Paşa’nın meşhur sözü “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” sözü gereğini bulmaz.

    Bu arada cezalar ne derece caydırıcı olur tartışılır, lakin kendimden bir örnek vermek gerekirse, ilk iş deneyimimde gözden kaçırdığım bir güncelleme sonrası hatalı parçanın kesilmesini sağladım, imalatı acele olan işe gerekli o parça sorun oldu ve tüm şefler, patron dahil toplandık ve hatanın kimde olduğu soruldu. Ben de hata benim gözden kaçırmışım dedim, o zaman ki patronum Serkan Körüstan da, yeni parça için malzeme var mı diye sordu, bende var dedim, hemen git yenisini kes, söyle muhasebeye de o parçanın parasını senden kessinler dedi ve bana bakarak benim yerimde olsan ne yapardın dedi, ben de sizin yaptığınızı yapardım dedim. Herhangi bir itiraz etmeden usülce yeni parçayı hazırladım ve bundan sonra ki tüm kestirdiğim parçalarda ölçüleri en az ikişer üçer kez kontrol ederek öyle hazırladım. Çünkü benden kesilecek olan parçanın maliyeti benim maaşım kadardı. Özetlersem bir hata ve sonucu gözlerimin faltaşı gibi açılmasını ve işime iki üç kat daha titiz davranmamı sağladı. Hikayenin sonuna gelirsem de o parça benden kesilmedi, hoş aradan bir iki ay sonra da o parçanın kullanılacağı iş geldi ve o parça da değerlenmiş oldu. Ama o hatadan hayat boyunca çıkardığım dersler oldu.

    Sadede gelirsem, birlikte yaşam kurallarına özen gösterelim, toplumsal huzur ve saygının yerini anarşi ve nefrete bırakmayalım , birbirimizi kırmadan incitmeden yaşamasını öğrenelim ve çöpü de lütfen çöp kutusuna atalım, hatta geri dönüşümüne göre uygun kutulara atalım….

    Sağlıcakla…

     
c
Compose new post
j
Next post/Next comment
k
Previous post/Previous comment
r
Cevapla
e
Düzenle
o
Show/Hide comments
t
Go to top
l
Go to login
h
Show/Hide help
shift + esc
İptal